DİVANE MEHMET ÇELEBİ

Hz. Mevlâna soyundan gelen ve Mevleviliğin yayılmasında önemli hizmetleri bulunan Karahisar (Afyon) Mevlevihanesi şeyhi ve divan şairi. (852/1448 [?]-951-54/1544-47 arası)

Afyonkarahisar’da doğdu. Mahlası “Semâî”, lakabı “Dîvâne”, unvanı “Çelebi”dir.

Mevlevilik tarikatının “bânî-î sânîsi” (ikinci kurucusu) olarak kabul edilen Divane Mehmet Çelebi, on üçüncü asırdan başlamak üzere, hem Anadolu’da hem de Osmanlı Devleti’nin nüfuz ve hâkimiyet alanına giren Balkanlar, Ortadoğu, Arabistan yarımadası ile Afrika kıtasının kuzeyini içine alan geniş bir coğrafyada müesseseleşerek etkili olan Mevlevilik tarikatına Sultan Veled* ve Ulu Arif Çelebi’den* sonra mühim hizmetlerde bulunmuştur.

O, vecd ve istiğraka dalmış cezbeli bir şeyh olmanın yanında, seferlere iştirak ederek büyük yararlılıklar gösteren bir alperen, sultanlar ve bir kısım üst düzey devlet ricali üzerinde etkili olmuş bir siyaset ve teşkilat adamıdır.

Sakıp Mustafa Dede’nin “Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân”ı, Esrar Dede’nin “Tezkire-i Şu،arâ-yı Mevleviyye”si, Şahidi İbrahim Dede’nin -son bölümünde şeyhi Divane Mehmet Çelebi ile kendisi ve ailesi hakkında biyografik bilgiler verdiği- “Gülşen-i Esrâr”ı, Şuhutlu Ali Efendi’nin “Menâkıb-ı Sultân Dîvânî”si, Seyyit Sahih Ahmet Dede’nin “Mecmû،atü’t-tevârîhü’l-Mevleviyye”si başta olmak üzere Mevlevi şeyh ve şairleri hakkında bilgi veren kaynaklarda Divane Mehmet Çelebi ile ilgili malumat daha çok menkıbelere dayandırılmakta, yer yer mübalağa ifadesi taşımakta, bazen de tarihî kronolojiye uygunluk göstermemektedir.

Sultan Veled’in kızı Mutahhara Hatun vasıtasıyla Hz. Mevlâna’ya, Germiyanoğlu Süleyman Şah yoluyla da Germiyanoğullarına bağlanan Mehmet Çelebi’nin şeceresi; “Divâne Muhammed Çelebi bin Bâlî Çelebi bin Ahmed Paşa bin Muhammed Paşa bin Hızır bin Mutahhara Hâtun binti Sultan Veled bin Hz. Mevlâna K.S.” şeklindedir.

Dünyayı teşrifleri âdeta, Hz. Mevlâna’nın: “Bizim neslimizden bir sultan zuhûra gelecek, ismi Muhammed olacaktır. Biz ahvâl-i âşıkâneyi mücmel olarak gösterdik. Bu zuhûra gelecek abdâl, hoş hâlde bizim icmâl ettiğimizin tafsîlini yapacaktır.” sözleriyle müjdelenmiştir.

Bali Çelebi, oğlu Mehmet’in yetişmesine özel bir ihtimam göstermiştir. Birlikte okula gittiği arkadaşlarından farklılıklar gösteren; beş yaşında Kur’an-ı Kerim’i taallüm eden, delikanlılık çağlarında “câm-ı aşk-ı ilâhî”den mest olan, riyazet ve uzlet vazifeleriyle layıkıyla yetişip Tarikat-ı Mevleviyye üzere külah ve hırka giyen Mehmet Çelebi, babası Bali Çelebi ve Fenayi Dede’den başka Konya, Kütahya, Bursa gibi devrin önemli ilim ve kültür merkezlerinde değerli âlim ve mutasavvıflardan feyiz almıştır. Babası -daha hayatta iken- Mehmet Çelebi’yi veliaht tayin ederek şeyhlik makamına geçirmiş, Çelebi, babasının sağlığında bir sene müddetle bu vazifede bulunmuştur.

Mehmet Çelebi’ye “Semâ،î” mahlası, bir görüşe göre babası tarafından; bir görüşe göre de kendisine “meczub” diyenlere meczup değil “Hak âşığı” olduğunu göstermek maksadıyla arkadaşlarıyla semaa başlaması ve üç gün durup dinlenmeden sema etmesi üzerine halk tarafından verilmiş, kendisi de şiirlerinde bu mahlâsı kullanmıştır.         

Yukarıda zikredilen şeceresinde; Mevlevi Mukabelesi ile ilgili yazdığı mesnevisinin elli birinci beytinde:

 

Ol cemâlin nûrına pervâneyem

Gice gündüz yanaram Dîvâneyem

 

demesi; diğer bir mesnevîsinin başında “ Divane Efendi” başlığının bulunması sebebiyle lakabı “Divane”dir ve meşrebiyle uygunluk göstermektedir. Risalesi’nde de buna işaret olabilecek şekilde “tarîk-ı uşşâk ve tarîk-ı şuttâr”ı takdir ve tahrir etmektedir. Bu Farsça sıfatın, -“Hak yolunda kendinden geçen, aklını kaybeden, ihtiyarı elinde olmayan, ilahi aşkın tesiriyle hayrete düşen, şaşırıp kalan” manaları dikkate alındığında- gerçek Hak âşıklarına çok yakıştığı görülecektir. Yaygın olarak kullanılan diğer lakabı “Dîvânî”nin ise; Timur tarafından Semerkant’a götürülen, daha sonra da Şah İsmail tarafından Tebriz’e nakledilen Dîvân-ı Kebîr’i, rüyasında gördüğü Hz. Mevlâna’nın manevi işaretiyle Tebriz’e gidip getirmesine nispetle verildiği düşüncesi hâkimdir.

Böyle olmakla birlikte Mehmet Çelebi için, isminin yerini tutacak yaygınlıkta, önüne “Sultan” kelimesi de konularak “Sultan Dîvânî”nin kullanılması, hem Mevlevilik terbiye ve nezaketinin bir gereği, hem de bölge halkının kendisine duydukları sevgi ve bağlılığın bir tezahürü olarak yorumlanmalıdır.

Divane Mehmet’in isminin sonunda bulunan “Çelebi” unvanı, Germiyanoğlu Süleyman Şah’ın eşi Mutahhara Hatun’un, Hz. Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’in kızı olması sebebiyledir. Divane Mehmet Çelebi’nin Ayşe Kamerşah, Destina Gevher ve Güneş adlarını taşıyan üç kızı; Hızır Şah, Abdüllatif, Mahmud ve Yahya adlarında da dört oğlu vardır.

Divane Mehmet Çelebi, katıldığı seferler dışında, yaptığı seyahatlerle de dikkatleri çekmiş ve bu faaliyetleriyle Mevleviliğin müesseseleşmesi, yayılması bakımından çok önemli gayretler göstermiştir. Bu faaliyetlerin devrin ulaşım imkânları göz önüne alınarak değerlendirilmesi hâlinde yapılan hizmetlerin kıymeti ve büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.

Bir seyahatinde kırk Mevlevi dervişiyle Konya’ya gelmiş, Karaman üzerinden Hacı Bektaş Türbesi’ne geçmiş, oradan da kırk Bektaşi dervişini alarak Irak’a hareket etmiş; Necef, Kerbela, Bağdat, Samira ve Meşhet’e uğrayarak Ehl-i beyt imamlarını ziyareti müteakip Horasan ve Halep üzerinden Konya’ya dönmüştür.

Bir müddet sonra Menteşe havalisini dolaşarak Mısır’a gitmiş, orada hapiste bulunan İbrahim-i Gülşenî’yi hapisten kurtarmış, sonra Şam’a dönerek İbn-i Arabî’nin kabrini keşif ve ziyaret etmiştir.

Hem yaşadığı devirde hem de kendisinden sonra gelen şairler üzerinde etkili olan Divane Mehmet Çelebi, Ehl-i beyte derin muhabbeti, temsil ettiği Şems meşrebiyle Kalenderi, Bektaşi, Hurufilikle kaynaşma temayülü ve Melâmî tavırları ile bu kesimler üzerinde de birleştirici ve derin tesir alanı oluşturmuştur.

Mehmet Çelebi’nin vefatı ile ilgili verilen tarih H 936/M 1529 olup, oğlu ve veliahtları Hızır Şah Çelebi’nin söylediği tarih beyti ile desteklenmekte, vefatlarını müteakip pek çok muhibbanının da rahmet-i Rahman’a kavuştuğu anlatılmaktadır.

Bütün bunlara rağmen, aşağıda ifade edeceğimiz hususlar dikkate alındığında, Mehmet Çelebi’nin yukarıda belirtilen tarihte vefat etmiş olması, mümkün değildir. Müritlerinden Şahidi İbrahim Dede’nin 1544’te yazdığı Gülşen-i Esrâr’ında Divane Mehmet Çelebi’nin sağ olduğuna dair işaretler ve 1545’te bir mesnevi vakfiyesine şehadeti; Şahidi Dede’nin, şeyhinin vefatından sonra, her sene kabrini ziyaret maksadıyla Afyon’a geldiği, muayyen bir süre kalıp döndüğü, H 957/M 1550 senesindeki ziyaretlerinde vefat ettiği ve şeyhinin yanına gömüldüğü dikkate alınırsa Divane Mehmet Çelebi’nin H 953/M 1546 veya H 954/M 1547 yıllarında vefat etmiş olması gerektiği söylenilebilir. Divane Mehmet Çelebi’nin kabri semahane/camiin doğu duvarı iç-önünde olup, güney ve kuzeyinde bulunan kabirlere aile efradı ve postnişinlerden: Füruni Mehmet Dede, Kemaleddin, Celaleddin ve M. Raşit Çelebiler, Murat Çelebi, Abdülbaki Efendi, Sultan Divani Mehmet Çelebi, Elkas (Sofu Mirza), Abapuş Bali Çelebi*, Hızır Şah Çelebi, İlyas Şah Çelebi, Şahidi İbrahim Dede ile Bahar, Destine, Güneş ve Mutahhare Hatunlar defnedilmiştir.

Fuzuli, Zati, Hayali gibi üstat şairlerle aynı devirde yaşayan Mehmet Çelebi, şairlik iddiası taşımaktan öte, şiiri düşüncelerini aktarmada bir vasıta olarak görmüştür. O, divan şiirinin tekniğini kavramış, estetiğini benimsemiş, zevkine varmış; dili, hitap ettiği topluma ve maksadına uygun bir şekilde ustalıkla kullanmış ahenk ve üslûp sahibi bir şairdir.

Divane Mehmet Çelebi’nin mürettep bir divana sahip olmadığı, söylediği şiirlerin tamamının yazılamadığı, kaydedilen şiirlerinin önemli bir kısmının da çeşitli tahripler ve Mevlevihanenin geçirdiği yangınlar neticesinde yok olduğu, muhtelif mecmualarda dağınık bir şekilde günümüze kadar ulaşabilen şiirlerinden, şimdilik kaydıyla kırk üç tanesinin tespit edilebildiği belirtilmekte, “Tarîkatü’l-ârifîn” adlı tasavvufi bir risalesinin önemine dikkat çekilmektedir.

Divane Mehmet Çelebi’nin tarikata süluku ve seyr ü seferi anlattığı Tarikatü’l-ârifîn risalesinin tespit edilebilen iki yazma nüshası Konya Mevlâna Müzesi İhtisas Kütüphanesi Nu. 2176’da kayıtlı mecmuanın 17b-20a; Nu. 4003’te kayıtlı mecmuanın da 44a-46b varaklarında yer almaktadır. Bu tasavvufi risalede, insanı mutlak huzura kavuşturacak olan tarikat hakkında; “sâlik, âşık, avâm, tâlib, şeyh ve seyr ü sülûk” ıstılahları etrafında bilgi verilmektedir. Tarafımızca tespit edilen kırk üç şiiri, kendisine yazılan nazire ve methiyeler ile Tarîkatü’l-ârifîn risalesinin transkripsiyonlu metni ve muhteva yorumlama denemesi “Dîvâne Mehmed Çelebi Afyon Mevlevihânesi Şeyhi” adıyla yayımlanmıştır.

Hz. Peygamber için tuyuğlarla âdeta bir manzum “Hilye-i Şerîf”, Hz. Ali için yirmi bentlik bir murabba-ı mütekerrir yazan Mehmet Çelebi, Hz. Mevlâna, Şems-i Tebrizî, Çelebi Hüsameddin, Sultan Veled gibi tarikat ve soy büyüklerini övmüş “Mevlevi Mukâbelesi Hakkında Risâle Yahut Mesnevî” başlıklı:

 

Didi bir dervîşe ol bir pâdişâh

Ne dürür hırka vü hem başda külâh

 

matlaıyla başlayan elli iki beyitlik şiirinde mukabelenin ihtiva ettiği sembolleri açıklamıştır.

Divane Mehmet Çelebi’ye İbrahim-i Gülşenî, Sakıb Dede, Ragıb gibi şairlerin kaside yazmaları; Sakıb ve Bekayî Dede’nin müseddes, Veled Çelebi’nin rubai ile medh kervanına katılmaları; Âdem Dede, Ahmet Celaleddin Efendi ve divan şiirimizin son büyük temsilcisi, kudretli şair Şeyh Galib’in, şiirlerini tahmis etmeleri, “Semâî”nin, kendisinden sonra gelen şairler üzerinde nasıl bir tesir bıraktığının ve şiir vadisindeki gücünün önemli bir göstergesidir.

Divane Mehmet Çelebi’ye ait olduğu ifade edilen birkaç şiirin, bazı tezkirelerde ve ilgili kaynaklarda aynı mahlasla şiirler söyleyen Hasan Semai’ye de atfedildiği; mecmuaların incelenmesi, Hasan Semai’nin Dîvân’ının tenkitli metninin hazırlanması sonucu -vaki karışmaların önüne geçilmesi neticesinde- “Semâ’î” mahlasıyla yazan Divane Mehmet Çelebi’nin şiirlerinin tam tespitini yapmak ve edebî veçhesi üzerinde daha geniş ve kesin hükümlere varmak mümkün olabilecektir.

MUSTAFA ÇIPAN

BİBLİYOGRAFYA

  • Sâkıb Dede, Sefîne, MMİK, Nu. 2159, 2160, 2161, 2162; Esrâr Dede, Tezkire, MMİK, Nu. 1502/48b, 49a, 75b; Şâhidî, Gülşen-i Esrâr, MMİK, Nu. 2182; Şuhutlu, Menâkıb; Seyyid Sahih Ahmed Dede, Tarih; Osmanlı Müellifleri, 1333, I/79; Sicill-i Osmanî, 1311, IV/111; Gölpınarlı, 1983, 101-122, 473-493; Uluçay, 1992, 7; Tanrıkorur, 2000, 452-466; İlgar, 1996, 107-139; a. mlf., 1992, 106; Yazıcıoğlu, 1963, 9; Şimşekler, 1998, 86; Azamat, 1994, 435-437; Çıpan, 1986, 71; a. mlf., ts., 8; a. mlf., 1993, 97-108; a. mlf., 1997, 211-219; a. mlf., 2002; Kerametli, 1977, 18; Tanman, 1996, 318; Sarı-İlgar, 2008.