KARATAY MEDRESESİ VE KARATAY (ÇİNİ ESERLER) MÜZESİ

Selçuklu çini, alçı ve cam örnekleriyle Osmanlı seramiklerinin sergilendiği Türkiye Selçuklu Dönemi eseri.

Alâeddin Tepesi olarak adlandırılan höyüğün kuzey eteğine elli metre mesafedeki medrese, aynı höyüğün üstüne inşa edilen cami ve köşkün de hemen yakınındadır. Doğusunda Küçük Karatay (Kemaliye) ile kuzeyinde Ali Gav medreselerinin kalıntıları yer almaktadır.

Medresenin adı, eseri yaptıran Türkiye Selçuklu Devleti vezirlerinden Celaleddin Karatay’dan gelmektedir. Halk arasında “Büyük Karatay/Karatay-ı Kebir Medresesi” olarak bilinen yapının ismi kaynaklarda ise “Karatay” “Kara Tai”, “Karatayı/Karatayi” adlarıyla belirtilmiştir. Medreseyle ilgili araştırmalarda bulunan M. F. Uğur, M. M. Koman, O. Turan, M. Önder vb. bazı müelliflerin eserlerinde “Karatay” adı zikredilirken; Löytved, Cl. Huart, F. Sarre, C. Texier gibi yabancılar “Kara Tai”; H. Ethem, İ. H. Konyalı gibi araştırmacılar da “Karatayı/Karatayi” olarak ifade etmişlerdir. Eflaki ile Fatih, II. Bayezit, Kanuni ve II. Murat adına yaptırılan evkaf tahrir defterlerinde ise eserin adı “Karatayı” olarak geçmektedir.

Karatay Medresesinin taç kapısı üzerinde yer alan enine dikdörtgen kitabede okunan H 649/M 1251 rakamı medresenin inşa tarihini kesin olarak belgelemekle beraber kitabenin yazıldığı taşların farklılıkları, bu farklı taşlardaki yazı karakterlerinin diğerleriyle uyuşmaması, tarihleme ile ilgili bazı tereddütler oluşturmuştur. Bazı kaynaklar kitabenin değişikliğe uğramasından dolayı yanlış değerlendirilerek tarihleme yapıldığını, kapının mimari ve süsleme özelliği ile ortaya konabilecek görüşlerin gündeme gelemediğini ileri sürerek inşa tarihinin 1220-1230’lu yıllar olması gerektiğini belirtirler. Huart, Löytved gibi yabancı müellifler tarafından çok önceleri neşredilen, daha sonra yerli araştırmacılarca transkripsiyonu yapılarak doğru hâliyle yayımlanan kitabesinin Türkçe tercümesi şöyledir:

“Ulu tanrı buyuruyor ki: ‘Allah iyilik yapanların ecrini katiyen zayi etmez.’ Bu mübarek mamurenin kurulmasını 649 yılı aylarında Kılıçarslan oğlu Mesut oğlu Kılıçarslan oğlu şehit Sultan Keyhüsrev zade Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi, din ve dünyanın ulusu, fetih babası Sultan Keykavus’un hükümdarlığı günlerinde Abdullah oğlu Karatayı emretti. Tanrı bunu yaptıranı mağfiret etsin.”

Kitabeden de anlaşılacağı üzere medrese, Selçuklu Sultanı II. Keykavus’un hükümdarlık yıllarında Abdullah oğlu Karatay tarafından H 649 (M 1251) yılında yaptırılmıştır.

Eseri yapan ustanın kim olduğu konusunda elimizde herhangi bir kitabe ve belge mevcut olmamakla beraber, araştırmalar ustasının Alâeddin Camii’nin mimarı Muhammed bin Havlan el-Dımışki olduğunu ortaya koymaktadır.

Karatay Medresesi gerek planı, gerekse mimari kuruluşu ile kendine özgü farklı özellikleri olan bir eserdir. Kapalı avlulu ve tek eyvanlı medreseler grubundandır.

Medresenin doğu cephesinin güney ucunda yer alan taç kapı, beyaz ve gri mermerlerle kaplanmıştır. Gerek mimari kuruluşu, gerekse malzeme ve kompozisyonu ile Türkiye Selçuklu portal geleneğinden ayrılarak farklı bir karakter ortaya koymaktadır. Medresenin sanat literatüründe en iyi tanınan eserlerin başında yer almasının başlıca sebeplerinden birisi de bu taç kapının estetiği, süslemedeki sadelik ve olgunluğu, taşçılık sanatının bütün güzellik ve inceliğini ihtiva etmesidir. XIX. yüzyıldan beri seyyah ve araştırmacıların eserlerini süslemiş, bazen gravür, bazen suluboya, çoğunlukla da fotoğraflarla tanıtılmıştır. Kuzey cephe duvarı 1,28 m kalınlıkta ve moloz taş örgülüdür. Bu cephedeki öğrenci odalarını aydınlatmak için alt taraflara dört adet dikdörtgen pencere açılmış, kubbeli odanın ışığı ise sivri kemerli bir üst pencere ile sağlanmıştır. Güney cephede de aynı malzeme kullanılmış ve yer yer hatıllarla takviye edilmiştir. Cephenin ucundaki türbenin alt ve daha üstteki bir tepe penceresi ile talebe hücrelerine açılan dört pencere cepheyi hareketlendirmiş, ayrıca merkezi kubbenin altındaki iki açıklık ile de iç mekân aydınlatılmıştır. Aynı zamanda medresenin de ortak batı cephesini teşkil eden ana eyvan ile yanındaki kubbeli hacimlerin batı duvarlarına diğer taraflarda olduğu gibi altlı üstlü pencereler açılmış, fakat biraz daha büyük tutulmuşlardır.

Medresede taç kapı doğu cephenin güney köşesinde bulunmasından dolayı kapıdan doğrudan avlu yerine giriş holüne geçilmektedir. Taç kapının arka yüzü alttan muntazam kesme taş, üstte tuğla ile kaplanmış, yan yüzünün bir kısmı ile diğer duvarlar moloz taş ile örtülmüştür. Giriş holünün kuzey-batı köşesindeki kapı, kubbeyle örtülü avluya geçit vermektedir. Sivri kemerli bu kapının kemer içlerinde, köşeliklerde ve çerçeve arasında kalan boşluklar çinilerle kaplanmıştır.

Yapı bir iç avlu ve bu avluyu kapatan aydınlık fenerli bir kubbeye sahiptir. Köşelerden kubbeye geçişi sağlayan beş bölümlü pandantiflere oturtulmuştur. Kubbe açıklığının altına isabet eden zeminin ortasında kare planlı geniş bir havuz yer almaktadır. Batıda sivri tonozlu, tek basamakla çıkılan büyük bir eyvan ile bunun her iki yanında kubbeli odalar bulunmaktadır. Bu odalardan güneydeki Celaleddin Karatay’ın türbesidir. Türbeyle aynı mimari özelliklere sahip olan ve aynı ölçülerdeki diğer oda da kışlık dershane olmalıdır. Avlunun diğer cephelerinde içeriyle bağlantılı hücreler sıralanırlar. Bunlardan kuzey ve güneydekilerin ara duvarları kaldırılarak çinilerin teşhir edildiği uzun koridor hâline getirilmiş, doğudakiler ise işlevlerini kaybetmiştir.

Medresenin güney ve kuzey cepheleri simetrik, doğu cephesi ise bunlara benzer şekilde düzenlenmiştir. Her üç cephede de zemin seviyesinde dört büyük dikdörtgen açıklık ile bunların üstündeki kemerli derin nişler yüzeyleri hareketlendirmiştir.

Süsleme

Taş ve mermer, medresenin ön cephesi ve ile taç kapısında uygulanmıştır. Bütün Selçuklu yapılarında olduğu gibi burada da süsleme ön cephede âdeta bir tablo gibi duran taç kapıda toplanmıştır. Kapının ana kütlesi taş örgü olup, mermer malzeme dışta kaplama olarak kullanılmıştır. Taç kapının cephesini tezyin eden unsurlar genellikle “sathi” çok az da “derin oyma” tekniği ile işlenmiş, kabaralarda ise “ajur tekniği” uygulanmıştır.

Tuğla malzeme, tabii örgü elemanı olarak kullanılmış, dekorasyonda fazla yer almamıştır. Portalin arkasındaki giriş holünün örtü ve geçiş elemanlarında, medresenin duvar örgüsünün üst kısmıyla, kemer, tonoz ve eyvanın yanındaki kubbeli odalarda karşılaşılan tuğlanın dekorasyonda yer alması sadece türbe ve simetrisindeki odanın kubbesinde olmuştur.

Çini, en çok kullanılan süsleme elemanıdır. Girişinden eyvanına, duvarlarından pencerelerine, pandantiflerinden kubbesine kadar çinilerle bezenmiş, Selçuklularda karşılaşılan çini mozaik, altın yaldız, ajur, kabartma, gibi çeşitli teknikler kullanılarak tek renk plaka çinilere yer verilmiştir. Medresede giriş sırasına göre çininin kullanıldığı ilk bölüm bugün yıkılmış olan giriş holü ile iç kapıdır. Bu kapının kemer içleriyle, köşelikler ve çerçeve arasında kalan boşluklar çinilerle kaplanmıştır.

Kapıdan içeri girildiğinde gözler bir anda ortadaki kapı ve pencerelerin üstünde dolaşan halı gibi çini kaplamalara ilişmektedir. Beşik tonozla örtülü ana eyvan ile kemeri çinilerle bezelidir. Bir kısmı dökülmüş olmasına rağmen bu çinilerin daha aşağıdan başlayan altıgen levhalar hâlinde yüzeyi kapladığı eski fotoğraflarda görülmektedir.

Pencere panoları ise âdeta taç kapıya nazire edercesine içeride birer tablo gibi asılmış, geometrik ve bitkisel desenler yazıyla tamamlanarak cephedeki vurgusu artırılmıştır.

Eyvan çinilerinde mozaik ve kabartma teknikleriyle birlikte düz plaka çini kaplamalara yer verilmiştir. Gerek eyvan cephesindeki yazı bordüründe, gerek pahlanmış kemer köşelerinde, gerekse tonozun iç yüzü ile arka duvarında geometrik ve bitkisel bezemeli zengin bir mozaik uygulama göze çarpar.

Kabartma çiniler tonozun ön ve arkasındaki geniş panolarda uygulanmıştır. Burada hamura önceden şekil verilerek, yüzeyleri aynı ölçülerde kesilmiş çini parçalarıyla kaplanmıştır.

Pandantifler ve kubbedeki çini uygulama ise istisnadır. Yelpaze şeklinde açılarak aşağıya doğru birleşen üçgen parçaların yüzeylerini bezeyen Allah, Muhammed, ve dört halifenin yanı sıra, İsa ve Musa isimlerinin de yer aldığı geometrik karakterli köşeli yazılar, düzenlenişleriyle ustası tarafından bir ilkin gerçekleştirilmesine vesile olmuştur.

Kubbe, Karatay Medresesinin şüphesiz en zengin ve görkemli bölümüdür. Sembolizmden, mitolojik, kozmik inançlara kadar örnek gösterilen bu kubbe, geometrik tasarımı şekillerin düzeni, çinideki renk uyumuyla Selçukluların nadide bir uygulaması olup, yüzeyi yirmi dört kollu yıldızlarla kompoze edilmiş, alt ve üstten de çiçekli kufi yazı friziyle sınırlandırılmıştır. Böylesine karmaşık ve geometrik bir şekil sisteminin bu kadar sade ve yumuşak görünmesinin bir nedeni de renk uygulamasındaki başarıdır. Mozaik tekniğindeki dekorasyonda, zeminde lacivert, çizgilerde firuze çiniler kullanılmıştır. Kubbede ilgi çeken diğer bir husus da metal kabaralardır. Büyük plaka çinileri tutturmak için yüzeye alt sırada belli aralıklarla, üstte ise gelişi güzel monte edilen dövme demir kabaralar çokgen başlıklar şeklindedir. Karatay Medresesinin kubbesi Selçuklu yapıları içinde evrensel imge ifadesi en güçlü olan kubbedir.

1955 yılından itibaren Çini Eserleri Müzesi olarak faaliyet gösteren Karatay Medresesinde Konya ve çevresinde yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar neticesinde elde edilen ve Selçuklu ile Beylikler devirlerinin nadide örnekleri arasında yer alan çini, seramik alçı ve cam buluntularla Osmanlı Dönemine ait vazo, sürahi, şamdan kitabe vb. gibi seramikler teşhir edilmektedir. Medresede sergilenen eserlerin önemli bir bölümünü 1941 yılında Konya Kılıçarslan Köşkü’nde (Konya Sarayı) Türk Tarih Kurumu adına Remzi Oğuz Arık tarafından yürütülen kazı çalışmalarından çıkarılan çini ve alçı malzemeler oluşturmakta, daha zengin olanlarını ise Kubadabad Sarayı’na* ait malzemeler teşkil etmektedir.

Köşk’te ele geçen çinilerde, sır altı ve lüsterlerin yanı sıra minai tekniği ile yapılan parçalar oldukça ilginçtir. Kazılar sırasında altıgenlerle altı ve sekiz kollu yıldızlar, haç, baklava ve dört köşeli örneklere rastlamak mümkündür. Duvar kaplaması olarak minailerde daha çok saray konularına yer verilmiştir. Konu olarak, bağdaş kuran, ut çalan figürler, siren ve sfenks tasvirleri, atlı avcılar, tekli ve gruplar hâlinde tasvir edilmiştir. İnsan figürleri badem göz, yuvarlak yüz, bitişik yay kaşlarla tipik Türk yüzünü temsil ederler. Gerek oturanlar gerekse avcı ve atlardaki elbise ve giyimler, dönemin kültürünü aydınlatan son derece zengin görüntülerdir. Sır üstü tekniğinde uygulanan lüsterlerdeki zengin süsleme kompozisyonları, açık pastel renkler ve altın yaldızla gizemli ve göz kamaştırıcı görüntüler oluşturmuş, minai tekniği ile de doruğa çıkmıştır. Hem sır altına hem de sır üstüne uygulanan bütün renklerin birlikte kullanılabildiği minai tekniği Anadolu’da sadece bu köşkte görülmektedir. Özellikle de saray konularının ön planda olduğu bu teknikte turkuaz, lacivert, mor gibi renkler sır altına, kırmızı, sarı, kahve, altın yaldız ise sır üstüne tatbik edilmiştir.

Sarayın duvarlarını kaplayan alçı bezemeler çinilere yakın zenginliktedir. Çinilerde olduğu gibi bir kısmı Karatay Müzesi’nde, diğerleri İstanbul ve yurt dışı müzelerinde sergilenen bu alçı parçalar kalıp baskı usulüyle yapılmıştır. Bitkisel motifli, rozetli ve geometrik kabartmaların yanında bilhassa figürlü olanlar çok özel bir grup teşkil ederler. Bitkisel zemin üstüne kabartılan geyik, tavus kuşu, tilki, kurt, tavşan gibi hayvanlar birbirini kovalarken, geriye bakarken tasvir edilmiş siren, çift başlı kartal gibi fantastik figürlere de yer verilmiştir. Bağdaş kuran insanlardan başka, aslan ve ejderi öldüren iki atlı süvarili pano çok enteresandır. Balık ve çift başlı kartalın kabartıldığı diğer parça da yine ilginç örneklerdendir.

Müzede sergilenen eserlerin diğer bölümünü Beyşehir yakınlarında Selçuklu Döneminin en önemli yapılarından biri olan Kubadabad Sarayı’nda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan çini, seramik, alçı ve cam eserler oluşturmaktadır. Karatay’ı âdeta bir Kubadabad müzesi hâline getiren bu malzemelerden özellikle duvar çinileri, seramik parçaları, alçı kabartmalar ve cam eşyalar dikkati çekmektedir. Saray kazılarında duvar kaplaması olarak insitu bulunan çiniler duvarlarda dört veya beş sır altı çini sırasından sonra iki sıra lüster sonra kare çinilerden oluşan bir sıralamanın yanı sıra, bazen lüsterler altta, sır altılar üstte diziliyor, tepeye de kare formlu çiniler konuluyordu. Bu panolar 10 cm eninde firuze renkli dikdörtgen çinilerle kuşatılmıştır. Saray çinilerinde kullanılan formlar yıldız, kare, haç ve dikdörtgendir.

Kubadabad Sarayı’na ait alçı süslemeler arasındaki bir pano çok önemlidir. Yanlardan burmalı sütuncelere oturan kemer içindeki av sahnesinde, yanında av köpeğiyle birlikte dörtnala koşan atın üstündeki avcı dizginlere asılmış vaziyetle tasvir edilmiştir. Avcının kaftanı ile başındaki halesi ve atın koşum takımları bunun saray ileri gelenlerinden birisi veya sultanın kendisi olduğuna işaret etmektedir. Bundan başka yine bir raf nişinin etrafı rozet dolgulu geometrik şeritlerin bezediği bir bordürle çerçevelenmiş, köşeliklere karşılıklı birer tavus kuşu kabartılmıştır. Yine geometrik, rozetli, yazılı ve kanatlı meleklerle tezyin edilmiş örnekleri de müzede seyretmek mümkündür.

Karatay Çini Müzesi’nde çini ve alçı malzemelerin dışında Kubadabad Sarayı’na ait cam örnekler de bulunmaktadır. Bunlar arasında Sultan II. Keyhüsrev zamanında yapıldığı anlaşılan ve Büyük Saray’da bulunan geniş cam tabağın ortasında bitkisel bir rozet, kenarda ise yazı sıraları dolaşmakta, altın yaldıza da bolca yer verildiği dikkati çekmektedir. Ayrıca değişik kandil ve sürahilerle alçı şebekelere gömülü renksiz, mavi, pembe, kahverengi, sarı, yeşil renkli cam parçalar müzede sergilenen örneklerdendir.

Sarayların dışında Konya ve çevresinden getirilen parçalar ayrı bir yer tutmaktadır. Seydişehir’in Kavak köyünde bulunup müzeye getirilen sırsız bir vazo, sırlı tabaklar, yağ kandilleri, Eşrefoğlu Camii’ne ait olduğu kaydedilen mozaik çini tekniğinde yapılmış iki göbek, Sırçalı Medrese’ye ait olan çini mozaik parçalar, Abdülaziz Camii’nin kabartmalı çini kitabesi, çok sayıda Kütahya seramikleri ile daha az örnekleri bulunan Çanakkale seramiklerini teşhirdeki numuneler arasında görmek mümkündür.

Hülasa: Karatay Çini Eserleri Müzesi, Konya ve çevresindeki başta Selçuklu sarayları olmak üzere hemen hemen bütün yapılardan gelen çini seramik ve alçı malzemenin, Osmanlı Dönemine ait Kütahya ve Çanakkale seramiklerinin de sergilendiği nadir bir çini müzesi olarak en çok ziyaret edilen müzeler arasında yer almaktadır.

 

Karatay Medresesi
Karatay Medresesi İçinden bir görünüm
Karatay Medresesi Eyvanı
Karatay Medresesi Kubbesi
Kubadabad çinileri

YAŞAR ERDEMİR

BİBLİYOGRAFYA

  • Erdemir, 2009, 132-155; a.mlf., 2010; Turan, 1948; [Uğur]-[Koman], 1940, 46; Löytved, 1907, 45; Sarre, 1921, 11; a.mlf., 1967; Konyalı, Konya Tarihi, 1964, 845-847; Cantay, 1987; Akok, 1970, 15-16, plan 4-5; Şahinoğlu, 1977, 43; Mülayim, 1982; Arık, 2000b, 23-181; Meinecke, 1976; Oral, 1953; Önder, 1961; Öney, 1976, 41-48; Yetkin, 1972, 113-124; Arık-Arık, 2007, 225-238, 290-398.